HARUT VE MARUT- ORTAODUĞU MİTOLOJİSİ

Hemen yazımıza bir kıssa ile başlayalım. Bu kıssa birçoğumuzu pek bilmediği ve bizlere pek anlatılmayan bir kıssa olsun. Kadim zamanlarda büyü ve sihir yapmada pek ünlü Harut ve Marut isimli iki melek kendi istekleri üzerine yeryüzüne indirilmişler. Bu iki melek Allah’ın en sevdiği meleklerden iki tanesi idi ve bu sevginin karşılığı olarak yeryüzündeki davalara bakmak için dünyaya gönderilmişlerdi. Gün boyu insanların davalarına bakar sorunlarını çözerlerdi. Geceleri ise semaya İsm-i Azam duasını okuyarak uruç eder, hakkın yanına gidip sabaha kadar onu tespih ederlerdi. Bu rutin hayatları bir o kadarda huzur dolu günleri yakında son bulacaktı çünkü günün birinde kendilerine güzeller güzeli bir kadın müracaat etti. Bu kadın İranlı Zühre ve memleketinin melikesiydi. Zühre melike olmasına rağmen bu dünyanın yükünü taşıyamaz olmuştu. Kendisine aşk içinde olan kocasının dahi onun güzelliğine aşık olması onun ruhunda yara açıyordu. Kadının şikâyeti kocası ile ilgili idi. Melekler, bu güzeller güzeli kadını görünce, içlerine şehvet düştü ve ondan murat almak istediler. Gene kadının o eşsiz güzelliği tüm mitlerde olduğu gibi yazgıları değiştirecekti.

Kadın onların bu teklifini yarım ağız reddetti reddetmesine ama artık dişilik gücünün farkındaydı. Meleklerin ısrarları üzerine kadın: “Siz davayı benim lehime karara bağlamadıkça ben size evet demem.” dedi. Bunun üzerine melekler hevesle harama el attılar ve kadının isteğini yerine getirdiler. Fakat şehvetine düşürdüğü bu iki melek dünyalar güzeli Zühre’nin esaretinden kolay kurtulamazlardı. Zühre ise bu dünyanın esaretinden kurtulmak için bir yol bulduğunu fark etmişti. Melekler Zühre’nin güzelliğinin peşinde Zühre güzelliklerin değil maneviyatın peşindeydi.

Hal bu ya Zühre onların teklifine yine yanaşmadı ve onlardan ikinci bir istek olarak kocasını öldürmelerini istedi. Onlar da Zühre’nin zavallı kocasını öldürdüler. Elbette Zühre onların isteklerine gene yanaşmadı ve onlardan üçüncü şartı yerine getirmelerini istedi ki, o da içki içmeleri ve gösterdiği puta secde etmeleriydi. Melekler her ne kadar isteksiz olsalar da bu şartları da yerine getirdiler. Artık Zühre bu iki zavallının kendisinin emrine amade zavallılar olduklarını biliyordu. Melekler tekliflerini tekrarlayınca, kadın bu defa da onlardan, kendilerini göğe yükselten şeyi öğretmelerini istedi. Onlar da güzeller güzeli Zühre’ye İsm-i Azâm’ı öğrettiler. Gece vakti gelince kadın iki meleğin huzurunda, İsm-i Azâm’ı okuyarak göklere yükselince, Allah onu bir yıldıza dönüştürdü ve maneviyat âleminin en parlak yıldızı yaptı.

Ardı sıra meleklerde İsm-i Azam duasını okudular fakat gökyüzüne yükselemediler. Melekler dehşetler içine yaptıkları yanlışı anladılar. Tövbeler içinde kendilerine yardım etmesi için Hz İdris peygamberin huzuruna vardılar. Ondan yardım dilendiler. İdris peygamber onların bu isteklerini kabul etti ve Allah’a bu iki melek için dualar etti. Nihayetinde, Allah kendilerini, dünya azabıyla, ahiret azabından birini tercih etmeleri için fırsat verdi. Onlar, kısa süreli olduğu için dünya azabını tercih ettiler. Şimdi onlar, Bâbil’de cezalarını çekmektedirler. Onların, saçlarından asılı oldukları söylenmektedir ve cezaları, kıyamet kopuncaya kadar devam edecektir.

Gökyüzünü yükselerek yıldızlara karışma eski hikâyelerde pek sık rastlanan bir anlatıdır. Sözlü gelenekte anlatılmaya devam eden hikâyenin bir varyantında, Leylâ ile Mecnûn adlı kahramanlar, dua sonucu birer yıldız olarak göğe yükselirler. Buna göre Mecnûn; çoban yıldızı, Leylâ seher yıldızı olur Bir başka sözlü varyantta Leylâ, sevgilisi Mecnûn ile birlikte iken, babasına yakalanma korkusu ile Allah’a yalvarır ve kendilerini birer yıldız hâline getirmesini, yılda sadece bir kez buluşturmasını diler. Bunun üzerine Leylâ’nın duası kabul olur ve iki sevgili yıldız olarak göğe yükselir Hikâyelerde dikkati çeken özelliklerden birisi, kahramanların yıldıza dönüşme sebebidir. Tahir ile Zühre, Hürşit ile Mahmiri, Türk hikayelerinde düşmanlarından kaçan kızların bir yıldıza dönüşmesi formülleşmiş bir durumdur.

Konuya farklı bir örnek olması için İbn Sînâ ile ilgili olarak anlatılan hikâyeyi örnek verebiliriz. Bir gün İbn Sînâ, Sultan Mahmut’tan kaçarak geçirdiği çileli ömrünün bir gecesinde, bu kaçışmalardan yorularak Allah’a yalvarıp artık canını almasını diler. O sırada güney ufkunda çok hızlı şekilde bir yıldızın kayıp kaybolduğunu görür ve bunu isteğinin kabul edildiğine yorar ve o günün gecesi kendisinin kulağına bir dua okunur. Artık o gökyüzünde bir yıldızdır. Gene anlatıda bir düşmandan kaçma ve gökyüzüne yükselmek için okunan dua mevcuttur.

Daha da eskiye gidersek kendimizi Sümerlerin anlatılarında buluruz. Sümer metinlerinde tanrıların ilk başlarda yeryüzünde olduğu fakat büyük tufandan sonra yeryüzü yaşanamayacak bir yer olduğu için tanrıların gökyüzüne yükselip yıldıza dönüştüğüne inanılırdı. Bir çoğumuzun bildiği güzelliğin, şehvetin ve doğurganlığın simgesi olan tanrıca İştar’ın dönüştüğü yıldız gene Zühre yıldızıyla aynıydı.

Görüldüğü gibi hemen hemen bütün anlatmaların sonunda, kirlenen dünyanın çok uzaklarına gitme arzusu, sonsuzluğa ulaşarak ebedî mutluluğu yaşama hayali, kahramanları yıldız ile sembolleştirmektedir. Gökyüzü sonsuzluğa kaçışın, ebedî huzurun mekânıdır. Bu yüzden halk arasında, Allah’ın iyi insanları gökyüzüne çekip yanına aldığı inanışı, insanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar yaşatılmıştır ve gökyüzü Allah’ın mekanı olarak görülmüştür. Gökyüzüne varmak için şart ise Allah’ın bunu onaylaması veya gene yukarıda ki hikayede var olduğu gibi göklere ait gizli isimlerin zikredilmesi gerekmektedir. Fakat bu zikir veya kelimeler yeterli kalmaz işin her daim göklere ulaşmanın tek yolu Allah’ın bunu onaylamasından geçer. Meleklerin ismi azam’ı söylemelerine rağmen göklere yükselememelerinin nedeni budur.

Derleyen : Hakan KİLİT
Kaynak : Bilge Seyidoğlu, Mitoloji üzerine Araştırmalar, dergah yayınları, 2005

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.